Son günlerde tarafıma gelen eleştirilerin çoğu “Ya bırak çok düşünüyorsun bunları, yaşa gitsin” türevinde de olsa, yine de insan hayatının iniş-çıkışları ve dönemleri hakkında yazmaya devam edeceğim. Aslında bu konuda birçok teorim var, bazıları nörobiyoloji alanına da taşıyor fakat “yaşamadan bilinmez” özelliğine sahip bir konudan bahsettiğim için hemen hemen hepsini kendime saklıyorum. Buna karşın insan hayatının ciddi dönemeçlerinden biri olduğunu düşündüğüm bir teorimi paylaşmak istiyorum. Sanırım bundan artık yeterince emin oldum.
Çok önceleri insanın her sene yeni birşeyler öğrenerek, tam anlamıyla merdiven çıkar gibi yaşadığını düşünürdüm. Her yıl bir öncekinden daha tecrübeli olarak başlıyorduk işe. Daha sonra ise bazı basamakların diğerlerine oranla daha “yüksek” olduğunu farkettim. Bunu farketmeme neden olaydan bağımsız olarak, hatta bazı kişilerde bir olay dahi olmadan, zannediyorum ki herkes bu süreçten geçiyor. Eski arkadaşlarımızla aramızın açılması, daha önce zevk aldığımız şeylerin artık tad vermiyor oluşu gibi garip şeyleri buna bağlıyorum ben.
Lise yıllarından sonra, artık toplum tarafından da büyümüş kabul edilen birey kendi doğrularını oturtmaya başlıyor ister istemez. Bunu ister kulaktan dolma bilgilerle yapsın, ister okuyup araştırarak yapsın; bu sadece oturtmaya çalıştığı topluluğun niteliğini etkiliyor. Tabi bunlar hemen lise diplomasını alır almaz olmuyor, yaklaşık 1-2 senelik bir “yeni düzene alışma” evresi var hemen önce. Bu liseden sonra çalışma hayatı oluyor bazılarında, bazılarında üniversite yaşamı. Düşünkara Fanzin’den Yasemin ile bu konuyu konuşurken 20-21 yaşlarında bu değişimin başladığından bahsettik. Bu teorimde onun fikirleri de önemli yer tutuyor aslında. Söz konusu devre bir geçiş dönemi sadece, ancak oldukça sancılı. Eski fikirlerle yenilerinin çarpışması, bazı doğruların kabullerin bir anda yerle bir olması insanı silkeliyor adeta. Arkadaşlık ilişkileri gözden geçiriliyor, aile ile olan bağlar sorgulanıyor (aile tarafından bireye büyüdüğünü ifade eden telkinler var çoğu zaman) ve bir yol haritası çıkarılmaya çalışıyor. Son terim önemli; çünkü en umursamaz insanda bile bu oluyor -ki daha sonraki dönemeçte bu sebepten doğuyor.
Çoğu duygusal ilişkinin yürümeme sebebi de bu dönemeç kanımca. İki insanın farklı frekanslarda olmasından mütevellit duyulan uyumsuzluk ve huzursuzluk bir şekilde bağları kopartıyor. Bu döneme girmemiş kişide bulunan “Hayatı çözdüm” mantığına bu dönemin içindeki ya da yeni çıkmış insandaki “Öğrenilecek çok şey var hacı” düşüncesi çok ters geliyor görüldüğü üzere. Kaldı ki (artık Interzone diyeceğim buna) Interzone’dayken hayat ilk kez ciddiye alınmaya başlanıyor. Yaşa geç prensibinin insanı bir yere götürmediğini ders notları ya da iş performansından anlayan zihin ipleri eline almaya karar veriyor. Bütün bunların ardından yorucu bir günün akşamında sevilen hoşlanılan kişiye bu düşünceler açıldığında duyulan “Kafana takma be yaşa gitsin” sözü insana anlaşılmadığını açıkça ifade ediyor.
Her ne kadar bu dönemden kusursuzluğa giden bir yol gibi bahsetmiş olsamda tam olarak öyle olmadığını açıklamam gerekiyor. İnsan kendi doğrularını oturtmaya çalışıp bu doğrular ışığında bir yol haritası çizmeye çalışıyor, evet işin özeti bu, fakat bu doğruların objektif platformda ne derece mantıklı olduğu tamamen kişinin mantığına kalıyor. 20′li yaşlarının başında bir insanın mantığının çok güvenilir olmadığını da sanırım hepimiz kendimizden biliyoruz.
Bende bu dönemi yaşadım, Interzone’a giriş biletimden çok dönüş biletimden bahsetmek istiyorum. Ne yazık ki işleri oluruna bırakınca gittikçe ağrılı bir süreç olmaya başlayan söz konusu dönemi ufak tefek yardımlar alarak biraz daha kısa tutabiliriz. Ben bu yardımı Arthur Schopenhauer’dan aldım. Onun doğrularını modamod bir şekilde kendi doğrularım yapmadım, dahası hala oturtamadığım kısımlar mevcut fakat bir akıl hocasına sahip olmanın getirdiği avantajlardan epey yararlandım. Sanırım bir sonraki dönemece hazırım.
Bu yazıyı birkaç sene sonra okuduğumda tamamen farklı düşünüyor olabilirim, bu yazının kesin doğru olduğunu da iddia etmiyorum. Sadece gözlem ve tecrübelerimden yararlanarak bir hipotez ortaya koyuyorum. Katılıp katılmadığınızı yorum yaparak dile getirirseniz hipotezimi sınamış olacağım. Teşekkürler şimdiden.
evet ya var öyle bir dönem. bu yüzden pek çok özgürlükçü akımın aksine oy kullanma yaşının 16ya indirilmesini destekleyemiyorum. üniversitenin ilk yılında her gün kütüphanede vakit’ten evrensel’e tüm gazeteleri okuyordum. bu kadar çok çarpışan görüşü okuyunca bir hareketlenme başladı beynimde:) özellikle hrant dink’in yumuşak uslubu çok etkili oldu. bu dönemde lenin’in “ulusların kaderini tayin hakkı” ve engels’in “ailenin, devletin ve özel mülkiyetin kökeni” iki temel taşı olarak oturdu beynime. sen daha felsefi olarak almışsın interzone olayını ben daha siyasi yaklaştım ama ahlak felsefesi ve din konusunda jean paul sartre’ı lisedeyken yol gösterici olarak almıştım, o konuda kafam rahattı:)
16 yaş konusunda kesinlikle haklısın, oy vermek bence mantıklı kararlar alınabilecek yaşta görevimiz olan önemli bir iştir. Felsefe boyutuna gelince, sanırım siyasal fikirler hiçbir zaman bireyin kendi hayatı hakkındaki düşünceleri kadar ilgimi çekmedi
Alman sosyal demokratları, naziler, anarşistler vs çoğu şeyi okumuşumdur ama asla yeterince ciddiye alamadım.